Bir psikolog olarak danışma odasında en çok karşılaştığım duygulardan biri yas ama yıllar içinde fark ettim ki yas, çoğu insanın sandığından çok daha geniş bir topraktır. Elbette bir ölümle, bir ayrılıkla gelir; ama bazen hiç kimse ölmemiştir, hiçbir ilişki bitmemiştir, ve insan yine de derin bir yasın içinde kıvranır. Çünkü yas, yalnızca dışarıda kaybettiğimiz şeyler için tutulmaz; bazen de içimizde hiç doğmamış, doğduğu halde büyüyemeden solmuş hayatlar için tutulur.
Yas dendiğinde hep dışarıda bir kayıp ararız. Ölen bir anne, biten bir ilişki, terk edilmiş bir şehir. Oysa en sessiz, en inatçı yaslardan biri kendi içimizde saklıdır: kişinin kendini gerçekleştirememesinin yası. Yirmi yaşındaki halinin hayalini kurduğu insan, seçilmeyen yol, cesaret edilemeyen aşk, yazmaya başlanıp bitirilmeyen o oyun. Bunların hiçbiri ‘öldü’ diye ilan edilmez; sessizce, fark ettirmeden buharlaşırlar. Ve tam da törensiz oldukları için, yasları tutulmaz danışanlarım bu yası çoğu zaman bir depresyon, bir tükenmişlik ya da nedeni belirsiz bir hüzün olarak getirirler odaya, oysa altında hep aynı soru yatar: ‘Olabileceğim insanı hiç tanıyamadım.’
Yasın Paradoksu: Bilinen ve Bilinmeyen Kayıp
Sigmund Freud, yas ile melankoliyi ayırırken bize önemli bir ipucu bırakmıştı: Yasta insan neyi kaybettiğini bilir; melankolide ise kayıp, öznenin kendisine dönüşmüştür—kişi, yitirdiği şeyin gölgesini artık kendi egosunun bir parçası olarak taşır (Freud, 1917/2020). Bunu kliniğe taşıdığımda şunu görüyorum: Eğer kişi yaşayamadığı halleri hiç yasla uğurlamazsa, onlar içinde erimiş bir suçluluk, bitmemiş bir hesap olarak kalır. Melankolik bir sessizlikle dolaşırlar; tutulmamış bir yas, kronik bir eksikliğe dönüşür ve çoğu zaman da ‘neden mutlu değilim’ sorusunun cevabı bulunamaz, çünkü asıl soru hiç sorulmamıştır.
Carl Jung’un bakışı bana daha merhametli geliyor. Jung’a göre kişiliğin bilinçli olarak yaşanmayan, reddedilen ya da bastırılan yanları ‘gölge’ olarak adlandırılır ve bireyleşme sürecinin bu gölgeyle tanışmaktan, onu bütünlemekten geçtiği söylenir (Jung, 1959/2003; 1966). Yani olunamayan hal bir düşman değildir; entegre edilmeyi bekleyen bir parçadır. Onu yok saymak yerine, ‘seni tanıyorum, seni de taşıyorum’ diyebilmek—kliniksel olarak bu, yas sürecinin sağlıklı bittiği noktanın tam olarak burası olduğunu düşünüyorum.
Jacques Lacan’a gelince, o bize daha kökten bir şey hatırlatır: Özne zaten baştan bir eksiklik üzerine kuruludur; ‘tam’ bir ben hiçbir zaman var olmamıştır ki onu kaybedelim (Lacan, 1966/2013). Arzu dediğimiz şey, tam da bu doyurulamaz boşluğun etrafında döner. Bu bakış açısı hem ürkütücü hem rahatlatıcı: Demek ki özlenen o mükemmel hal zaten bir kurmacaydı. Tutulan yas, belki de hiç var olmamış bir bütünlüğün yasıdır.
Irvin Yalom ise beni en çok ‘yaşanmamış hayat’ kavramıyla sarsan isim oldu. Yalom’a göre ölüm kaygısının en derin biçimlerinden biri, ‘gerçekten yaşamamış olma’ pişmanlığından doğar; kişi ölümden değil, hayatını hakkıyla yaşamamış olmaktan korkar (Yalom, 1980; 2008/2011). Danışma odasında bunu defalarca gördüm: Kendini gerçekleştirememenin yasını tutamayan kişi, çoğu zaman ölümden değil, geriye dönüp baktığında göreceği boşluktan korkar.
Kendi Yasını Tutmak: Pratik Yaklaşımlar
Teorinin ardından gelen soru ise şudur: Peki, bir insan bunu pratikte nasıl yapar? Yaşanmamış hayatın yasını tutmak, çoğu zaman kendini gerçekleştirememenin sessiz kızgınlığında boğulmaktan farklıdır. Kliniğe getirilen bu durum, bilinçli bir farkındalıkla işlenmelidir.
İlk adım, yaşanmayan hayatın varlığını kabul etmektir. Bunu reddetmek—’düşünmemeliyim bunları’, ‘geçmiş geçmiştir’—tam da melankoliye giden yoldur. Yas tutmak, tersine, ‘evet, bu hayat mümkün olabilirdi’ demektir. Danışma odasında sıkça görülür: Biri üniversite okumadığını, bir diğeri aldatılmış bir evliliği, bir üçüncüsü hiç cesaret etmediği bir aşkı hatırlamaya başladığında, bazen ilk reaksiyon ağlamak, bazen kızgın bağırışlar, bazen de böbrek burkan sessizlik olur. Tüm bunlar yasın doğal başlangıcıdır.
İkinci adım, bu yasın fiziksel ve sembolik bir form almasıdır. Bu, bir yapılacak işler listesi ya da gerçekleştirilemeyen hayali yazıp onu yakıp tütsülemek gibi ritüeller olabilir. Sanat yapmanın, özellikle tiyatro, yazı ya da müzik üzerinden bu halleri canlandırmanın, terapötik gücü tam da burada yatar: Somutlaştırma. Bilinçdışında dönen, açıklanamayan bir acı, sanat yoluyla şekil aldığında, kişi onunla bağlantı kurabilir ve böylece onu bir ‘ben’in parçası olarak tanıyabilir.
Üçüncü adım, yasın son bulmasını beklememektir. Çoğu insan yası ‘çözmek’ isterler—sonra kurtulacaklar, ‘normale dönecekler’. Oysa tam da Freud’un fark ettiği gibi, yasa yaşadığınız zaman da, o insanı ya da o hayatı asla tamamen ‘unutmazsınız’, ama onu taşıyabilecek duruma gelirsiniz. Jung’un dediği bütünleşme, Lacan’ın eksikliğin kabulu, Yalom’un yaşanmamış hayata dair sesini duymak—hepsi bunu işaret eder: Yaş tutmanın bitişi, silme değil, barışma demektir.
Sanat ve Yas: Çehov ve Bergman’dan Yol Göstericiler
Yıllar içinde şunu öğrendim: Yastan kaçıldığı sürece, kişi olamadığı halin hayaletiyle rekabet eder durur. O hayaleti gömebildiğinde ise, elinde sadece kendisi kalır—eksik, sınırlı, ama gerçek. Ve tuhaf biçimde, bu gerçeklik, hayal edilen mükemmellikten çok daha yaşanabilir bir yerdir.
Bazen bu duyguyu en iyi anlatan söz, kliniğin değil sahnenin diline aittir. Anton Çehov’un Vanya Dayı oyunu, tam da bu yazının kalbindeki soruyu sahneye taşır: Bir ömrü, hiç yaşanmamış bir hayale hizmet ederek tüketmenin yası. Vanya, yıllarını parlak sandığı bir adama—yani kayınbiraderi profesöre—adamıştır; ona hizmet etmiş, mülkünü yönetmiş, kendi hayatını hep ‘sonra’ için ertelemiştir. Oyunun sonunda anlar ki hizmet ettiği o parlaklık sahteydi, ve kendi yaşamı geri dönülmez biçimde elinden kayıp gitmiştir. Bu, klasik bir ‘kayıp’ değildir; kimse ölmemiştir ama tam da bu yüzden yası tutulamamış, adı konmamış bir kayıptır (Çehov, 1897/2013).
Oyunun asıl yürek burkan sesi ise Sonya’dan gelir. Vanya’dan da genç, sevdiği adam tarafından hiç görülmemiş, güzel bulunmamış, kendi arzularını bir kez bile merkeze koyamamış bir kadındır. Oyun boyunca hep arka planda, hep başkalarına hizmet ederken görürüz onu. Ama son sahnede, dayısının çöküşü karşısında, kendi yaşanmamışlığını da örtük biçimde kabullenerek konuşur; teselli değil, dayanma sözü verir: ‘Dinleneceğiz dayıcığım, dinleneceğiz.’ Bu birkaç kelime, yaşanmayanın yasını tutmanın vardığı yeri özetler gibidir: Ne bir zafer, ne bir teselli—sadece, taşınan yükün bir gün, belki ölümden sonra, bırakılabileceğine dair sessiz ve biraz da acıklı bir umut.
Çehov burada yası bir çözülme olarak değil, bir dayanma biçimi olarak sunar ve bence kendini gerçekleştirememenin yasını tutan pek çok insanın vardığı yer de tam olarak burasıdır: büyük bir aydınlanma değil, sessiz bir kabullenme.
Bu yazıyı bir danışanıma da önerdiğim bir filmle tamamlamak istiyorum: Ingmar Bergman’ın Yaban Çilekleri (Smultronstället, 1957). Yaşlı bir profesör olan Isak Borg’un, bir onur ödülünü almaya giderken çıktığı yolculuğu anlatır film ama asıl yolculuk içseldir. Rüyalarında ve anılarında, gençliğinin kaçırdığı aşkla, soğuk bir baba olarak kalma seçimiyle, yaşamadığı sıcaklıkla yüzleşir. Film, kimseyi suçlamadan, melodramsız bir sakinlikle şunu söyler: Geçmişin yasını tutmak, geri kalan zamanı daha şefkatle yaşamanın önünü açar (Bergman, 1957). Isak’ın filmin sonunda kazandığı şey bir çözüm değil, bir barışıklıktır ve bence kendi yasımızı tutmanın da vardığı yer tam olarak burasıdır.
Ahmed Emin Kaya
Kaynakça
Bergman, I. (Yönetmen). (1957). Smultronstället [Yaban Çilekleri] [Film]. Svensk Filmindustri.
Çehov, A. (1897/2013). Vanya Dayı (çev. M. Özgül). İstanbul: Mitos Boyut Yayınları.
Freud, S. (1917/2020). Yas ve Melankoli (çev. içinde: Metapsikoloji). İstanbul: Metis Yayınları.
Jung, C. G. (1959/2003). Aion: Benliğin Fenomenolojisi Üzerine Araştırmalar (çev. E. Kapkın). İstanbul: Bilinçdışı Yayınları.
Jung, C. G. (1966). The Practice of Psychotherapy (Collected Works, Vol. 16). Princeton University Press.
Lacan, J. (1966/2013). Écrits (çev. B. Fink). İstanbul: Metis Yayınları.
Yalom, I. D. (1980). Existential Psychotherapy. New York: Basic Books.
Yalom, I. D. (2008/2011). Güneşe Bakmak: Ölümle Yüzleşmek (çev. Z. İyidoğan Babayiğit). İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

Bir Cevap Yazın