İnilti: Bir Akıl Hastanesinde Yazılan Şiirler

Çoğu zaman ötekileştirilen, bazen dışlanan, komik bulunan ancak birinin annesi, babası, oğlu, kızı, sevdiği olduğu unutulan akıl hastalarının iç dünyaları nedense bir tanı kitabındaki kriterlere indirgenir. Oysa onlar da hepimiz gibi bir geçmişe sahiptir; sadece şizofren, bipolar, depresif, obsesif veya kaygılı değillerdir. Bedia Tuncer’in İnilti adlı kitabı da bu gerçeği adeta gözler önüne seriyor. Akıl hastalarının yazdığı şiirlerden oluşan bu derlemede pek çok duyguyu beraber görüyoruz. Hepsinin ise ortak yanı duyulmak istemeleri. Bundan dolayı o zihinlerde yankılanan iniltileri okurken çok gerçek ve sarsıcı yanları gözümüze çarpıyor.
1961 yılında Millî Eğitim Bakanlığı tarafından Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine personelin okuma yazma eğitimi için görevlendirilen Bedia Tuncer, görev kapsamı dışında kalsa da oradaki hastaları gözlemleme fırsatı bulur. Toplumdan soyutlanmış, “tuhaf” ve “garip” gibi pek de kulağa hoş gelmeyen kelimelerle tanımlanan bu insanların her biri farklı hikâyelere sahiptir. Bedia Tuncer, bu öykülerin kendi ana karakterleri tarafından anlatılabilmesi için şiire başvurur. O dönem oradaki hastalara şiir yazmaları konusunda destek olur ve bu sayede hastaların iç dünyalarını dışa vurmaları konusunda büyük bir adım atılmış olur.


Bedia Tuncer’in mesleği dolayısıyla onun bakış açısının hastane personelinden farklı oluşu, İnilti’nin ortaya çıkmasında etkili olmuş olabilir. Böyle bir derlemenin daha önce yapılmayışı da bunu doğrular niteliktedir. Bir doktor için hasta; hastalığa sahip kişidir ve iyileştirilmelidir, bunun için çaba harcamak doğal olarak doktorun misyonudur. Ama bir öğretmen işi gereği bunu farklılık olarak görmek durumunda kalır, hastalık da olsa bu mevcut durumu kabul ederek karşısındaki kişinin öğrenmesine yönelik yeni yollar dener. Bu durum farklı bakış açılarını doğurduğu gibi hastalığa ve hastaya farklı yaklaşımlar sunmuştur. Hastaların acılarını, buhranlarını, geçmişlerine dair kırgınlıklarını ve özlemlerini yazabilecekleri ortamın oluşması belki de bu insanların sadece akıllarını yitirmişler olarak nitelendirilmesine bir nebze de olsa engel olmuştur.

Derin Şiirlerin Perde Arkası: Acı, Özlem ve Bunalımlar
Bu kısımda birkaç şiir üzerinden hastaların psikolojilerine inmeye çalışacağız. Ancak bu analizlerimiz esnasında şiirleri yazanların “hasta” olduğunu yadsımak, onların da bizler gibi insanlar olduğunu vurgulamak için onlardan “şair” olarak bahsedeceğiz. Şiir yazmak hastaların iç dünyalarına bir pencereden bakmamıza olanak sağladığından elimizden geldiğince bu kısımda “tanı” koymaya çalışmaktan ziyade “hislere” odaklanacağız.


BENİ
Gönül defterine unutma sakın
Satır satır ince ince yaz beni
O bembeyaz gülden beyaz göğsüne
Çekiç ile vura vura kaz beni

Geçecek mi senelerden zor günler
Gözüm, gönlüm, dilim seni heceler
Hatırla da bazı bazı geceler
Göğsüne resmimi bas da ez beni
Bu hasret bu gurbet ne acı derken,
Başlarsa bitecek ne kadar erken
Bir gün Çankaya’dan bensiz geçerken
Hatırlarsın, dertli dertli saz beni
14-B servisinden Ş…K…
Prot. No. 1963/3641

Şiirde sevilene duyulan özlemin ötesinde bir his var. Şairin iç burkan satırlarının sonuna doğru sanki sevdiğine ulaşamayacağını kabullenmiş bir şekilde şiirini bitirdiğini görüyoruz. Bir yerde özlendiğini düşünmediğini ama özlenmek istediğini sezdirdiği de oluyor. Unutulma korkusu da var dizelerde. İlk dizelerde şairin hatırlanmak istediği izlenimine kapılsak da son dizelere doğru adeta unutulma ihtimalini kabullenişini, sineye çekişini izliyoruz; ki bu en vurucu kısımlarından birini oluşturuyor şiirin.

TANRIM
Tanrım bana sabır ver
Tahammülüm yok artık
Gözüme bir perde ger
Tahammülüm yok artık
Bu deliler alemi
Büktü benim belimi
Bu bitmeyen elemi
Tanrım doldur çilemi
34. servisten G… K…

Bu şiir ise Tanrı’ya bir sesleniş, adeta bir yakarış özelliği taşıyor. Şair, adeta sınırın eşiğinde ve artık şahitlik etmek istemiyor hiçbir deliliğe. Gözlerine perde insin istiyor, acıyı görmemek belki de bu kadar farkında olmamak istiyor. Psikolojik sızıların dinmesi temennisini sezdiğimiz bu şiirde şairin kendi kaleminden Tanrı’dan artık çilesinin dolmasını istediğini okuyoruz.

FEZA
Aysız bir gece,
Gökyüzü ufuklara kadar
Yıldızlarla donanmış
Parıl parıl parlıyor
Kâinat dediğimiz bu sonsuz alem
Sanki bir şenlik yapıyor
Dünyaya her gözünü açan insan
Bu alemi görüyor
Dünyaya her veda eden insan da
Bu alemden ayrılıp gidiyor
Fakat bu alem
Hep yerinde duruyor
Yok mu bu alemin bir hududu?
Yok mu bu alemin doğduğu bir zaman?
Yok mu bu alemin söneceği bir zaman?
Bunu kim biliyor?
14-A servisinden Y… T…
Prot. No. 1963/3251

Bu şiirin hemen öncesinde “İnsan muhayyilesinde…” yazılmış. Bu da şiirin insanın zihnindeki evren anlayışıyla ilgili olduğunu ortaya seriyor. Feza aynı zamanda kozmolojik anlamda ele alınmış; gök, uzay ve sonsuzluk gibi kelimelerle bağdaşır nitelikte kullanılmış. Şair sorgulamakta evreni. Her doğan insanın aynı evrende kendine yer edinip ardından da buradan ayrılmasını düşünüyor. Buradaki zıtlık onun için âlemin veya evrenin kalıcı olup insanın her daim geçici oluşu. İnsan ölmeye mahkûm ancak evren asılı durmakta, şair de bunun üzerine düşünüyor. “Bunu kim biliyor?” derken şairin kendince bir cevabı dahi olabilir bu soruya. “Tanrı,” diyebilir, “Bilim,” diyebilir. Ama o sadece bir sonuca ulaşmaksızın gözlemliyor fezayı. Müdahale etmiyor, bir tezi ötekine savunmuyor; sadece düşünüyor. Bu onun inançsız veya bilim denen şeyden bihaber olduğunu göstermez; yalnızca kendi içindeki evrene bakıp anlamaya çalıştığını gösterir. Şair en saf ve en duru haliyle sorgulamaktadır.

İnilti’ye Kulak Vermek: Normali Anormalden Ayıran Sınırın İnceliği
Şiirlerin bazılarının altına inanılmaz notlar düşülmüş. Kimi hastanın günde 16 paket içtiği not edilmiş. Bazı şiirlerde ise şiirlerin kime ithaf edildiği not alınmış. Bedia Tuncer’e ithaf edilen şiirler dahi var. Bu durum İnilti’yi sadece bir şiir kitabından öteye taşıyor. İnilti şu an aramızda olmayan ve o dönemde de akıl hastanesinde olduğundan toplumun içine karışamayan o insanlara parmak izlerini sayfalarda bırakma imkânı tanıdı. Adlarının direkt yazılması mümkün değildi ancak onlar yattıkları servisin numarası, adlarının ve soyadlarının baş harfleri ile duyuldular.
Bu açıdan kitabın kulak veren kişiye söyleyeceği çok fazla mesajı vardır. O mesajlardan biri de “delilik” ile “normallik” arasında bir “insanlık” farkının olmadığıdır. Akıl sağlığını kaybetmek insani hislerin yitimi olarak görülmemelidir. Bir hasta ile sağlıklı bir insanı birbirinden ayıran çizgi oldukça incedir.


Hayat bizleri de yatılı servislere sürükleyebilir, sevdiklerimizle aramıza parmaklıklar örebilirdi. Hastane duvarları kimseye o kadar da uzak değildir. Bu nedenle İnilti’yi okurken şiirlere empati kurarak yaklaşmak çok daha doğru olacaktır.

Zeynep Bayezit

Bir Cevap Yazın