Bir sahil kenarındasın. Adımını attığında çıplak ayak parmaklarının arasına giren keskin kum taneleri sakin dalgaların gelgitleri ile kayboluyor. Tıpkı lacivertliği henüz geçmemiş sabahın kalbinde korkunç hisler bırakan esintisi gibi. Arada sırada anlık bir rahatlama ama sonra tekrar orada; her adımda, her dalgada ve her esintide… Neden burada olduğunu sorguluyorsun. Geçerli bir sebep bulamıyorsun çünkü kafan epey karışık. Muhtemelen basit bir toplama denklemini bile çözemeyecek haldesin şu an. Mantığın, bedenine vuran keskin rüzgârın her darbesi ile varlığını biraz daha yitirirken içeride çok daha büyük yangınlar yükseliyor. Kafandaki karışıklığı anlamlandırmaya çalışıyorsun. Bu, farklı birçok sesin aynı anda konuşması aslında. Zihninde güçlü bir çatışma var. Olduğun yere çöküp gözlerini kapıyor ve bu seslere kulak veriyorsun.
Sesler, odağını artırdığını fark edince bir anda kesiliyor. Kısa bir bekleyişin ardından yankılanmakta olan sesler duyuyorsun. Belirli bir örüntüye sahip olmayan dengesiz adım sesleri bunlar. Sarhoş bir insanı nasıl hayal ediyorsan öyle bir imgeye bürünerek daha da yaklaşıyor sesler. Bu gizemli imge sana doğru yöneliyor.
Gizemli İmge: “Beni ilginç bir hâle getirdin doğrusu. Üzerinde hiçbir tesirim yok. Amacın da buydu sanıyorum. Ancak beni öteleyerek asıl amaçladığın şey neydi bunu göremiyorum, oldukça başarılısın. Beni, iradeni silmeyi başardın. Şu karşındaki dalgalar gibi başıboş ve özgürsün artık. Yine de sana verebileceğim birkaç tavsiye var. Henüz hayattasın. Senden önce bu yollarda yürüyen çoğu kişiye kıyasla büyük bir ayrıcalık bu. Sağ elinle tutmakta olduğun kum taneleri henüz hâlâ sabahın sıcaklığını taşıyor üzerinde. Sen de bugüne kadar getirdiğin her şey ile sen olarak buradasın. İçindeki bazı kum taneleri sıcacıktır, bazıları ise buz gibi. Ancak oluşturdukları şu bütünün mucizevi uyumuna, kendine bir bak.”
Bu gizemli imgenin iraden olduğunu öğreniyorsun. Gerçekten de bir süredir denizdeki dalgalar gibi özgürce salınabilmek için elinden geleni yaptın. Farklı bir kapı açmışsın belli ki zihninde. İmgeler doluşmaya başlıyor. Onlarla konuşabiliyorsun. Elini cebine atıyorsun. Alnında “alışkanlık” yazan bir başka imge giriyor düşüncelerine hemen beraberinde.
Alışkanlık: “Nerelere gittin öyle, daldın yine düşüncelere. Elini pantolonunun sağ cebine atarken bu eyleme dair hiçbir farkındalığın yoktu. Aradığın şey nikotinin anlık hazzı. Bu haz arayışı sen daha farkında olmadan vücudun üzerinde iktidarını ilan etmiş.”
Cebin boş, yanına almayı unutmuşsun küçük dikdörtgen paket içerisine sıkıştırılmış bağımlılığını. Neyse ki bir iradeye sahip değilsin şu anlık. Bu eksiklik seni o kadar da etkilemiyor. Alışkanlık deyip geçiştiriyorsun. Bir başka ses beliriyor zihninde.
Kozmik Nedensellik: “Bu noktaya gelişinin habercisi çok uzaklarda göstermişti kendisini. Kendini var olduğun kümelerden dış, marjinal ve farklı mı sanıyorsun? Büyük bir kibir bu. Görmesini bilen için gülünç derecede sıkı iplerle bağlısın her şeye. Ne yani? Örneğin dünyanın öbür ucundaki açlık sorununun senin şu an gözlerini devirmiş burada oturmanla hiçbir ilgisi yok mu sanıyorsun? Güldürme beni.”
Beraberinde sesler birbirine cevap vermeye ve bir tür tartışma içerisine girmeye başlıyorlar.
İllüzyon: “22 yıl boyunca iyi gitti yine. Her şeyden uzakta yalnız başımıza sonsuz potansiyelimizde var olduk. Bu hiçbir zaman gerçek olmadı ama bir şeyin gerçek hissettirmesi için her zaman gerçekten gerçek olmasına gerek yoktur. Bizimkisi kasıtlı bir cahillikti.”
İrade: “Peki şimdi ne yapacaksın? İçinde özgürce yaşadığını düşündüğün kabuğun ifşa oldu. Gerçekliğe karşı o kadar tahammülsüzsün ki hemen karşındaki şu dalgalar gibi başıboş olmaya, kendini yine o illüzyonun içerisine hapsetmeye geldin. Biliyoruz ki bu işe yaramayacak. Kendine karşı dürüst ol. Şimdi ne yapacaksın?”
Stoik Duruş: “İradene kulak ver, ne yapmayı düşünüyorsun? Yıllar önce okuduğun o kitaptaki bu kısım ilgini çekmiş olmasaydı bunca yıl sonra tekrardan kendine hatırlatmazdın beni. Sen üzerine oturduğun o kumsaldaki herhangi bir kum tanesisin. Diğer tüm kum taneleri ve hırçın denizi nasıl kontrol edebilirsin ki? Bunun farkında olmalısın. Gücünü o kumsaldan kaçmaya çalışarak harcama, orası senin yuvan. Gerçek potansiyelin illüzyonu reddedişinde saklı.”
Derin bir iç geçiriyorsun ve oturduğun yerden kalkıyorsun. Zeminden pantolonuna kalkışınla beraber nem ve statik elektriğin etkisiyle yapışmış olan kum tanelerini silkeliyorsun. Arkanı dönüyorsun, bir şeyleri farklı yapmaya kararlısın artık. Konuşan seslere hak verdin. Ama pratikte tüm bu mantıklı argümanlar kendini gerçeklikten uzaklaştırmaya devam etmemen için yeterli değil. Yürürken bu ikilemin suçluluğunu çekiyorsun. Ah, keşke bir örnek verse evren sana. Üç renkli dişi bir tekir kediye rastlıyorsun birkaç dakika sonra. Ve o kedi aslında sana görmen gereken şeyi göstermiş oluyor.
Yere doğru eğilip mırlamakta olan kedinin boynunu okşamaya başlıyorsun. Hemen kafasını sertçe eline sürtmeye başlıyor. Tam bu sırada köşeden, çöp kutusunun arkasından bu tekirin tıpkısının aynısı olan üç minik kedi beliriyor. Bu üçlü, sevmekte olduğun tekirin yavruları olmalı. İçinde bir sesin daha konuşmaya başladığını duyuyorsun ve kalbin hızlanıyor.
Sevgi: “Şu en arkadaki ufaklığın kısık gözleriyle seni nasıl izlediğine bir bak. Sanki sana güvenebilmek için önce hareketlerini ölçüyor gibi. Kalbini istemsizce hızlandıran bu tatlılık karşısında tüm ömrünü geçirebilirsin. Yapman gereken şey belki de farkında olup sevmektir sadece. Bir şeyleri oldukları hâlleri ile izleyip tanıyarak sevmek…”
Halil Aydın

Bir Cevap Yazın