Var Olmanın Ağır Sessizliği

İnsan, doğduğu andan itibaren yalnızca yaşamakla kalmaz; var olmak ister. Nefes almak, yemek yemek, uyumak… Bunlar hayatta kalmak için olan ihtiyaçlarıdır. Ama bir sabah aynaya bakan bir çocuk, gözlerinde “Ben kimim?” sorusunu yakaladığında hayat başka bir yere evrilir: Varlığın ağırlığıyla tanışır. Sadece nefes almanın, yemek yemenin ve uyumanın var olmak için yeterli olmadığı acı gerçeği…

Var olma duygusu, yalnızca biyolojik bir canlı olarak dünyada bulunmak değil; bir anlam arayışı, bir iz bırakma çabasıdır. İnsanoğlu, tarih boyunca kendine “Neden buradayım?”, “Benim rolüm ne?”, “Bu kısacık ömürde ne yapmalıyım?” gibi sorular sorarak kendi varoluşunun merkezine inmeye çalışmıştır. Bir şimşek çaktığında, gök gürlediğinde veya anlam veremediği bir olay olduğunda nasıl bir sebep-sonuç ilişkisi kurma ihtiyacıyla ‘’tanrıyı kızdırdım’’ diyorsa, kendi varoluşu için de bir sebep ve anlam aramıştır.

İnsan, unutulmaktan korkar. Zihnimizin derinlerinde bir yerlerde ölümden çok, silinmek ürkütür bizi. Bir gün gelip de hiç yaşamamış gibi yok olmaktan. İşte bu yüzden şiirler yazarız, şarkılar söyleriz, çocuklar doğururuz, ağaçlar dikeriz. Her şey, “Ben buradaydım.” demenin başka bir biçimidir. Var olmak, yalnızca kendi bedenimizle değil, izimizle mümkündür. Bu iz bırakma ihtiyacı o kadar güçlüdür ki derilere yazılan yazılar, mağara duvarlarına çizilen figürler ve yazının bulunuşu bile aslında bu ihtiyaçtan doğan eylemlerdir.

Var olma duygusunun özü, anlamla yoğrulmuştur. İnsan, anlamsız bir yaşamı sürdüremez. Belki de Tanrı’yı arayışımız, evrene soru sormamız, sanatla kendimizi anlatmamız hep bu yüzdendir: Varlığımızı taşıyacak bir anlam inşa etme arzusu. Bazen bir inançta, bazen bir meslekte, bazen bir aşkta buluruz bu anlamı. Ama hiçbiri sabit değildir. Zira insanın var olma arzusu durağan değil, devingen bir yolculuktur. Bugün bizi doyuran yanıtlar, yarın soracağımız yeni soruların gölgesinde kalır. İnsanoğlunun bitmek bilmeyen bu içsel arayışı, bir huzursuzluk belirtisi değil; aksine zihnin ve ruhun canlı kalma çabasıdır. Kendini tanımlama arzusu, her yeni tecrübeyle baştan yazılan sonsuz bir taslaktır.

İnsanı diğer canlılardan ayıran şey, kendi varlığının farkında olmasıdır. Bu bilinç, bir lütuf kadar bir yüktür de. Çünkü düşünebilen her varlık, bir noktada yalnızlığını da fark eder. Kalabalıklar içinde bile kendi zihninde tek başına yürür insan. Var olma duygusu, bu içsel yalnızlığın kabulüyle olgunlaşır.

Belki de var olmak, kendini sürekli yeniden kurmaktır. Kendine  sorular sorabilmek, yanıtların peşine düşebilmek, acıya rağmen yaşama sarılabilmektir. İnsanın var olma duygusu, zamanın akışında kaybolmamak için gösterdiği dirençtir. Ölümlü bedenlerde ölümsüz bir iz bırakma çabasıdır.

Sonuç olarak, insan olmak yalnızca var olmaktan ibaret değildir; varlığını duyumsamak, anlamlandırmak ve onunla dünyada bir şeyler başarmaya çalışmaktır. İnsanın var olma duygusu, hem en kişisel hem de en evrensel gerçeğidir. Her birey kendi sessizliğinde bu gerçeği arar; kimi zaman bir cümlede, kimi zaman bir gözde, kimi zaman ise sadece kendi kalbinde….

 

 

Bir İnsan Olsam

Bir fidan olsam yeni dikilmiş,

Dallanıp budaklanmayı bekleyen.

Bir damla mürekkep olsam,

Bu satırları yazıp sonsuzluğa kavuşan.

Değerli bir cevher olsam,

Toprağın dibinde işlenmeyi bekleyen;

Ve işlensem sonunda…

Alın terlerini verseler benim için,

Saklayıp gözetseler beni,

Değer verdiklerine verseler.

 

Bir insan olsam bu satırları yazan,

Sonsuzluğa kavuşmayı arzulayan,

Düşünen, akıllı bir hayvan,

Olsam ve sonunda bitsem…

Olur muyum bir fidan kadar

Büyük ve heybetli?

Olur muyum bir damla mürekkep kadar

Kalıcı ve sonsuz?

Olur muyum toprağın dibindeki cevher kadar

Değeri bilinip saklanıp gözetilen?

Veli Akbaş

Yorum bırakın