İNCİR AĞACI

Dünyaya gözünü açan her insan, hayatının belli dönemlerinde varoluşunun sorgulamalarına da gözünü açar. Şanslı ise yaşadığı farkındalıklarla neden ve nasıl var olduğunu; hayatı, ölümü, özgürlüğü ve düzeni anlamaya; anlamın, hayata güzellikler katma ve üretme hissinin iyi oluşuna da “merhaba” der. Ama bu süreç her zaman tozpembe ilerlemez.

Zihnimizin, ruhumuzun derinliklerinde mantığımız ve kalbimizle dengede ilerlemeye, var olan benliğimizi bulmaya ve inşa etmeye çalışmak; varoluş amacımız gibi önemli bir amaca ulaşmak sancılı bir süreci de beraberinde getirebilir. İnsanoğlunun anne karnında var olmaya, dünyaya gelmeye çalışırken annesine verdiği sancılı süreçlerle başlamaz mı yaşamı zaten?

Bilişsel kapasite, öz farkındalık, kayıp, yas, hastalık, özgürlük, özgürlüğün de getirdiği sorumluluk yükü ve anlam arayışı gibi birtakım nedenlerle ortaya çıkan sorgulamalar; bazen ölüm gibi yaşam arzusu ile yok oluş arasındaki çelişki, özgürlük ve sınırlılık ya da yalnızlık gibi nedenlerle varoluşsal kaygılara yol açabilir.

“Hayatımı, dalları tıpkı şu incir ağacı gibi dallanıp budaklanırken görüyordum. Her bir dalın ucunda, çekici bir geleceği simgeleyen olgun, mor bir incir duruyordu. İncirlerden biri bir koca, mutlu bir ev, çocuklar demekti; bir başkası ünlü bir şair, bir diğeri parlak bir akademisyen, bir diğeri harika bir editör, bir diğeri Avrupa, Güney Amerika ve Roma demekti; bir başkası Olimpiyat şampiyonu bir atlet demekti. Bunların üzerinde ve ötesinde, ne olduğunu tam olarak seçemediğim daha bir sürü başka incir vardı. Kendimi bu ağacın çatalında otururken, açlıktan ölürken buluyordum; sırf hangisini seçeceğime karar veremediğim için. İncirlerin her birini ayrı ayrı istiyordum ama birini seçmek, diğer hepsini kaybetmek demekti. Ben orada öylece karar veremeden otururken, incirler buruşup kararmaya başladı ve birer birer patır patır ayağımın dibine, siyah toprağa düştü.”

Sylvia Plath’in Sırça Fanus kitabındaki bu incir ağacı imgesi, aslında şu psikolojik gerçeği yansıtır: İnsanın varoluşsal kaygısının sadece bir anlam arayışından ibaret olmadığını; bireyin var olan benliğini inşa etmeye çalışırken yaşadığı seçim yapma felcini, seçim paradoksunu ve mükemmeliyetçiliği de gözler önüne serer. Sınırlı zamanının ve ölümün farkına varan insan, tek şansıymış gibi gördüğü bu hayatta potansiyelini gerçekleştirememekten korkar; bu kaygı ise bireyde savunma mekanizmalarını tetikler. Tetiklenen mekanizma “O zaman her şeyi denemeli, hiçbir şeyi kaçırmamalı, her şeyin en iyisi olmalıyım” diyen mükemmeliyetçi tutumu geliştirir. Bu tutum ise insanı devasa bir seçenek okyanusuna iter. Birey, bu okyanustaki milyonlarca olasılık karşısında zihnin yanlış yapma, yetersiz kalma ve diğer ihtimalleri öldürme korkusuyla eylemsizliğe, yani seçim felcine sürüklenir. Ağacın gölgesinde, konforlu bir alandadır belki; ama hangi inciri seçeceğine karar verememesi aç kalmasına, incirlerin çürümesini izlemesine, bir tane bile olsa o güzel  incirin tadına varamamasına neden olmuştur çoktan. İnsan her şey olmaya çalışırken hiçbir şey olamama riskiyle  karşı karşıya kalmıştır. Tabii eylemsiz kalsa bile insanın sonsuz seçenekler arasında sınırlılığını hissetmesine rağmen yine de var olma, kendini gerçekleştirme hayalini, umudunu ve imge dünyasında olsa bile çabasını varsaymazsak…

Peki bu sonsuz seçeneklerde boğulan sınırlı insanın can simidi nedir? Varoluşçu felsefeye göre can simidine uzanan ilk el; hazır anlam arayışını bırakıp kendi anlamımızı oluşturma sorumluluğunu almaktır. Camus’nün Sisifos Miti’nde olduğu gibi, tepeden sürekli aşağı yuvarlanacağını bildiğimiz bir taşı yukarı çıkarmak anlamsız görünebilir; ancak asıl anlam, taşı taşırken gösterdiğimiz mücadele ve bilinçte gizlidir. Stoacılık can simidini; dış dünya ve seçeneklerin  kontrolümüzde olmadığını, sadece kendi tepkilerimizin ve seçimlerimizin kontrolümüzde bulunduğunu kabul etmek olarak görür. Kierkegaard ise bu durumu şöyle açıklar: “Neyi seçersen seç pişman olursun. Çünkü sorun tercihlerinde değil, yaşanmamış bir hayatı romantize etmendir. İnsan her daim gidilmemiş bir yolu gizemli ve cazibeli bulur. Bu yüzden mesele en doğru seçimi yapmak değil, hangi pişmanlıkla yaşayacağını seçip karar vermendir.’’

Psikoloji ise can simidini “anlam istenci” ve “eylem” kavramları üzerinden kurgulayarak insanın her koşulda bir anlam arayışında olduğunu vurgular. Logoterapinin kurucusu Psikiyatrist Viktor Frankl’a göre insanın can simidi; sorumluluk almak, bir şey üretmek, birini sevmek ve kaçınılmaz acılar karşısında duruşunu korumaktır. Kararsızlık felcini kırmanın tek yolu ise kusursuz seçimi beklemek yerine bir yöne doğru ilk adımı atmaktır. Öte yandan modern psikolojik yaklaşımlar bu çerçeveyi daha geniş bir düzlemde ele alarak kaygı ve belirsizliğin dönüştürücü gücüne odaklanır; onu yok etmeye çalışmak yerine kabul etmeyi ve kişinin kendi değerlerine uygun adımlar atmasını önerir.

Tasavvuf, insanın “sonsuz seçenekler” karşısındaki çaresizliğini ham bir cüz’i irade hırsına bağlar. İnsan her şeye sahip olmak, her şeyi kontrol etmek ister. Tasavvuftaki can simidi; cüz’i iradenin sınırlarını fark edip teslimiyet göstermektir. Akıl sınırlıdır; hesap yapar, incirleri sayar ve kararsız kalıp donar. Akıl takılır, aşk yürür. Tasavvuf, akıl ve mantık cenderesinden çıkışın can simidini “Aşk” (yaratılana ve Yaratıcı’ya duyulan koşulsuz sevgi) ve “Hiçlik” olarak görür. İnsan kendisinin “hiç” olduğunu, dünyadaki her şeyi kontrol edemeyeceğini kabul ettiğinde üzerindeki o devasa varoluşsal yük kalkar.
İnsan bu varoluşsal kaygılarına can simidi bulmaya çalışırken modern dünyanın getirdiği yükler bu ateşi harlamaya devam eder. Çağımızın “Sürekli üretmeli, görünür ve başarılı olmalısın” baskısı; evrimsel psikolojiye bağlı olarak ilkel tarafımızı sürüden dışlanmamak için sürekli üretmeye, farklı ve üstün olmaya iter. Bu durum çoğu insanı aynı hırsların, tüketim ve üretim çarkının içine atmış; aynılaşmanın koltuğuna oturtmuştur bile.

Sonsuz seçenekler içindeki bu sahte benzersizlik ve üretme yarışının içinden kurtulmanın asıl can simidi; belki de sıradanlığın ve rutinlerin önemini yeniden keşfetmektir. Tüm incirleri aynı anda toplamaya çalışmaktan vazgeçmek; her an her şeyden büyük anlamlar üretmek zorunda olmadığımızı bilmek, bazen sadece var olmanın tadını çıkarabilmenin ve rutinlerimizi sükûnetle yaşayabilmenin yeterli olduğunu anlamaktır. Sonsuz olasılıklar arasında boğulmaktansa kendi sade rutin alanımızda iç huzurumuzu koruma ve var olma cesaretini gösterebilmektir.

                                         Berire Sena Barışkan

Yorum bırakın