
Yara, fiziksel ya da kimyasal etkilerle deri veya doku bütünlüğünün bozulması sonucu oluşan hasardır. En azından sözlük böyle söyler ancak insan büyüdükçe yaraların tanımının bundan daha fazlası olduğunu anlar.
Çocukken yaralarımız gözümüzün önündeydi; bisikletten düştüğümüzde dizimizde açılan ve kabuk bağlayan o çizik, makası ilk kez elimize aldığımızda yanlışlıkla yaptığımız parmağımızdaki kesik, belki de yürümeyi yeni öğrendiğimiz günlerde sehpanın köşesine çarpıp alnımızda bıraktığımız küçücük iz. O zamanlar biz de onların nerede olduklarını bilir, üzerlerine yara bandı yapıştırır ve zamanla geçeceklerine inanırdık. Hatta bazen sabırsızlıkla o yaraları kaşır, iyileşmesini geciktirirdik. Büyüdüğümüzde de belki aynı şeyi yapıyoruz. Geçmesini istediğimiz acıyı durmadan yokluyor, gerçekten kabuk bağlayıp bağlamadığını kontrol ediyoruz, sonra da neden hâlâ canımızın yandığına şaşırıyoruz.
Fakat sonra işte o “büyüdüm” dediğimiz kırılma noktasında, hayat bizi çocukken bindiğimiz bisikletten çok daha sert düşürmeye başladı. Bu kez hasar dizimizde ya da dirseğimizde değil; kalbimizde, zihnimizde, bazen de kimseye gösteremediğimiz yerlerdeydi. Kanamıyorlardı belki, hatta onlara dokunmamız bile mümkün değildi ama canımızı çok daha derinden yakıyorlardı. Büyüdükçe yaralarımızın tanımı belki de bu şekilde değişiyordu. Zaman ilerledi; “Hiç geçmeyecek” dediğimiz sızıların üzerinden aylar, belki yıllar geçti. Öyle ya da böyle akıp gitti ama bazı izler yerinde kaldı. Belki kabuk bağladı, belki tekrar kanadı. Biz de üzerlerini örterek, susarak ya da başka şeylerle meşgul olarak onların yok olacağını sandık. Ama geçmedi. İzi de kaldı, zaman zaman acısı da. Çünkü bastırdığımız şey kaybolmuyor, yalnızca sessizleşiyordu.
Sanırım büyürken en zor öğrendiğimiz şeylerden biri de buydu: Her yaranın tamamen kaybolması gerekmiyor. Bazı yaralar da iyileşiyor ama geride izini bırakıyor. Ve o iz, hâlâ canının yandığını değil, bir zamanlar canının yandığını ve senin bununla birlikte yoluna devam ettiğini gösteriyor.
İnsan, acısının içinden geçmeden ondan çıkamıyor. Yas tutulmadan kabullenilmiyor, korkunun üzerine yürümeden cesaret öğrenilmiyor. Sadece geçmesini beklemek, çoğu zaman iyileşmek anlamına gelmiyor. Hiç beklemediğin anda bir şarkıda, bir sokak aralığında ya da tanıdık bir cümlede o sızı yeniden kendini hatırlatabiliyor. Bazen de ilk sızıdan çok, o sızının yeniden ortaya çıkmasına verdiğimiz tepki yoruyor bizi. “Bunu çoktan atlatmış olmam gerekmiyor muydu?” diye düşünüyor, kendimizi geriye gitmiş gibi hissediyoruz. Oysa iyileşmek düz bir çizgide ilerlemiyor. Bazı günler hafiflediğimizi hissederken bazı günler aynı yere yeniden dokunabiliyoruz. Ve işte o an anlıyoruz ki hafıza da beden gibi iz tutuyor.
Belki de en büyük yanılgımız burada başlıyor. İyileşmeyi hiçbir şey hissetmemek ve yaralarımızın izini sonsuza kadar kapatmak sanıyoruz. Oysa iyileşmek, o yara hiç açılmamış gibi yaşamak değildir. Hayat boyu tekrar tekrar incineceğiz. Her seferinde farklı bir yerimiz yara alacak. Bazen aynı yarayla yeniden karşılaşacağız, bazen de daha önce düştüğümüz yerden tekrar geçeceğiz. Kabuk bağlayan yerlerimiz yeniden kanayabilir ve bu da yaşamın son derece doğal bir parçasıdır. Çünkü iyileşmek, artık hiç acımamak değil; acıyla yeniden karşılaştığımızda kendimize nasıl davranacağımızı ve nasıl daha şefkatli bakabileceğimizi öğrenmektir. Belki de hikâyemiz, yaralarımıza rağmen değil; yaralarımızla birlikte yürümeyi öğrendiğimiz yerde yazılıyor. Bu yüzden iyileşmek, yaranın senin hikayene ait olduğunu kabul etmekle başlıyor.
Ben de artık izlerimle kavga etmiyorum.
Onları silmeye çalışmıyorum.
Onlara bakıp eksik olduğumu da düşünmüyorum.
Hatta bazı günler onları yeniden hissettiğimde bile kendime kızmıyorum.
Çünkü artık biliyorum ki iyileşmek, o yara hiç açılmamış gibi yaşamak değildir.
Bazı izler silinmek için değil, nereden geçtiğimizi unutmamamız için vardır.
Elif ÇİLEZ
Yorum bırakın