Kusursuzluğun Bedeli: Black Swan’da Benlik, Kontrol ve Karanlık Tarafımız

Bazı insanlar için başarı, ulaşılması gereken bir hedef olmaktan çıkar ve kişinin kendisini tanımlama biçimine dönüşür. “Daha iyi olmalıyım.” düşüncesi zamanla “Yeterince iyi değilim.” duygusuna dönüşebilir. Darren Aronofsky’nin Black Swan filmi de tam olarak bu noktada, kusursuzluğa ulaşma arzusunun bireyin benliği, bedeni ve gerçeklik algısı üzerindeki etkilerini çarpıcı biçimde ele alır.

Film, Kuğu Gölü balesinde hem beyaz kuğuyu hem de siyah kuğuyu canlandırmak üzere seçilen Nina Sayers’ın yaşadığı dönüşümü anlatır. Teknik açıdan başarılı, disiplinli ve kontrollü bir balerin olan Nina; beyaz kuğu karakterinin gerektirdiği saflık ve kontrolü kolaylıkla yansıtırken siyah kuğunun özgürlük, tutku ve spontanlık gerektiren yönlerini ortaya çıkarmakta zorlanır (Aronofsky, 2010). Böylece sahnedeki rol çatışması, Nina’nın kendi benliği içerisindeki çatışmaya dönüşür.

Nina’nın mükemmeliyetçiliği yalnızca başarılı olma isteği değildir. Hata yapmak onun için performansının kötü olması anlamına gelmekten öte, kendi değerini sorgulamasına neden olur. Bu durum mükemmeliyetçiliğin bireyin özdeğerini başarı ve performansa bağladığı biçimiyle düşünülebilir. Frost ve arkadaşları (1990) , mükemmeliyetçiliğin yalnızca yüksek standartlara sahip olmakla açıklanamayacağını, hata yapma konusunda aşırı kaygı ve kişinin performansını sürekli eleştirmesi gibi boyutlar da içerdiğini belirtmektedir.

Hewitt ve Flett’in (1991) yaklaşımı ise mükemmeliyetçiliğin sosyal boyutuna dikkat çeker. Birey yalnızca kendisinden değil, başkalarının kendisinden beklediğini düşündüğü standartlardan da etkilenebilir. Nina’nın yaşadığı baskı tam olarak bu iki alanın kesişiminde görülür: Kendisinden kusursuz olmasını beklerken aynı zamanda yönetmenin, annesinin, rakiplerinin ve bale dünyasının beklentilerini de taşımaktadır.

Bu nedenle Nina’nın hikâyesi yalnızca bir balerinin hikâyesi değildir. Başarının; akademik notlar, fiziksel görünüm, kariyer veya sosyal kabul üzerinden sürekli ölçüldüğü bir dünyada, bireyin kendisini yalnızca “ne kadar iyi olduğu” üzerinden değerlendirmesinin de bir yansımasıdır.

Beyaz Kuğu ve Siyah Kuğu: Benliğin İki Yüzü

Filmin en güçlü psikolojik sembolü beyaz ve siyah kuğu arasındaki karşıtlıktır. Beyaz kuğu; saflık, itaat, düzen ve kontrol ile ilişkilendirilirken, siyah kuğu daha özgür, tutkulu ve kontrol edilmesi zor bir tarafı temsil eder.

Bu karşıtlık Carl Gustav Jung’un gölge kavramı üzerinden de okunabilir. Jung’a göre gölge, bireyin benlik algısıyla bağdaştıramadığı ve bilincinin dışında tuttuğu yönlerle ilişkilidir (Jung, 1951/1968). Nina’nın sorunu yalnızca siyah kuğuyu oynayamaması değildir; aslında kendi içinde kabul etmekte zorlandığı taraflarla karşılaşmasıdır.

Bu açıdan siyah kuğu, Nina’nın karşısındaki bir rakipten çok, kendi içinde bastırdığı yönlerinin sembolüne dönüşür. Nina’nın özgürleşebilmesi için kontrolü bırakması gerekir ancak yıllardır kontrol üzerine kurduğu benliği için bu durum aynı zamanda tehdit edicidir.

Burada film önemli bir psikolojik paradoks ortaya koyar: Nina kusursuz olmak için kendisini kontrol ederken, kusursuz performansa ulaşabilmek için kontrolü bırakmak zorundadır.

Sevgi ne zaman kontrole dönüşür?

Nina’nın annesi Erica ile ilişkisi de bu benlik çatışmasının önemli parçalarından biridir. Erica, kızını koruyan ve onun başarısını isteyen bir anne gibi görünse de Nina’nın hayatına yönelik yoğun müdahalesi bağımsız bir benlik oluşturmasını zorlaştırmaktadır.

Nina’nın çocukça döşenmiş odası, annesinin onu hâlâ küçük bir çocuk gibi konumlandırması ve kararlarına müdahale etmesi; bireyleşme ve özerklik açısından okunabilecek sembollerdir. Nina’nın sahnede kendi kimliğini bulma çabası, aynı zamanda annesinin oluşturduğu güvenli fakat sınırlayıcı dünyadan ayrışma çabasıdır.

Dolayısıyla Nina’nın siyah kuğuya dönüşümü yalnızca sanatsal bir dönüşüm değildir. Aynı zamanda çocukluk kimliğinden uzaklaşarak kendi arzularını, bedenini ve kararlarını sahiplenmeye çalışma süreci olarak da değerlendirilebilir.

Filmi yalnızca bireysel psikoloji üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Nina’nın bedeni, bale dünyasında sürekli değerlendirilen ve disipline edilen bir performans alanıdır. Bedeninin nasıl görünmesi, hareket etmesi ve ne kadar “ideal” olması gerektiği mesleki başarısıyla doğrudan ilişkilidir. Böylece beden, kişinin kendisine ait olmaktan çıkarak başkalarının değerlendirmesine açık bir alana dönüşür.

Bu durum günümüz toplumunda da karşılığını bulmaktadır. Sosyal medya, medya ve popüler kültür aracılığıyla bireylere belirli güzellik standartları sunulmakta ve kişiler kendilerini bu standartlarla karşılaştırabilmektedir. Araştırmalar da özellikle zayıflık idealine yönelik sosyal baskının ve bu idealin içselleştirilmesinin beden memnuniyetsizliğiyle ilişkili olabileceğini göstermektedir (Stice & Whitenton, 2002).

Bu nedenle Nina’nın aynanın karşısında sürekli kendisini izlemesi yalnızca bir bale disiplini olarak değil, bireyin kendi bedenini dışarıdan izlemeye ve değerlendirmeye başlamasının bir sembolü olarak da düşünülebilir.

Nina’nın psikolojik mücadelesini yalnızca kendi iç dünyasının ürünü olarak görmek de eksik kalır. Bale şirketi, başarı ve rekabetin yoğun olduğu kurumsal bir ortamdır. Nina’nın değeri yalnızca kendi performansıyla değil, diğer balerinlerle arasındaki konumuyla da belirlenmektedir.

Yönetmen Thomas’ın Nina’dan teknik olarak kusursuz olmasının ötesinde siyah kuğunun özgür ve tutkulu tarafını ortaya çıkarmasını istemesi, Nina üzerindeki baskıyı artırır. Böylece bireysel mükemmeliyetçilik, sosyal beklentiler ve kurumsal rekabet birbirini besleyen bir döngü oluşturur.

Bu noktada Black Swan, günümüz performans kültürü açısından da okunabilir. Üniversitelerde yüksek notlar, iş hayatında sürekli daha yüksek performans, sosyal medyada kusursuz bir yaşam görüntüsü ve fiziksel görünüm üzerindeki baskılar; bireye sürekli olarak “Daha iyisi olmalısın.” mesajı verebilir.

Sorun, kişinin yüksek standartlara sahip olması değil; kendi değerini bu standartları karşılayıp karşılayamamasına bağlamasıdır.

Kusursuzluk başarıya ulaştığında bile neden yetmez?

Filmin en çarpıcı taraflarından biri, Nina’nın istediği başarıya ulaştığı anda bile gerçek anlamda huzura kavuşamamasıdır. Çünkü onun temel problemi başrolü almak değil, kendisini ancak kusursuz olduğunda değerli görebilmesidir. Bu noktada Black Swan yalnızca “başarının bedeli” üzerine değil, başarı ile özdeğer arasındaki ilişki üzerine düşündürür.

Bir öğrenci aldığı notlarla, bir çalışan kariyerindeki başarılarla, bir birey görünüşüyle veya sosyal çevresindeki kabulüyle kendisini değerlendirmeye başladığında başarı bir hedef olmaktan çıkar ve sürekli korunması gereken bir kimliğe dönüşür.

Bu nedenle soru, “Başarılı olabilir miyim?” sorusundan “Başarılı olduğumda bile kendimi yeterli hissedebilecek miyim?” sorusuna dönüşmüştür. Nina’nın trajedisi belki de kusursuzluğu istemesi değil, kusursuzluğu kendi varlığının şartı haline getirmesidir.

Sonuç: Kusursuz olmak mı, kendin olmak mı?

Black Swan, psikolojik gerilim sınırlarının ötesinde; mükemmeliyetçilik, benlik, gölge, kontrol, bireyleşme, beden algısı, sosyal beklentiler, rekabet ve performans baskısı üzerinden okunabilecek çok katmanlı bir filmdir.

Nina’nın beyaz kuğudan siyah kuğuya dönüşümü, bir anlamda insanın kendi içinde reddettiği taraflarla karşılaşmasını temsil eder. Ancak film bastırılan taraflarımızı tamamen serbest bırakmanın değil, onları tanımanın ve benliğimiz içerisinde anlamlandırmanın önemini düşündürür.

Belki de gerçek mesele kusursuz olmak değildir. Çünkü insan yalnızca başarılı, kontrollü ve güçlü yanlarından oluşmaz. Kırılganlıkları, korkuları, öfkeleri, arzuları ve başarısızlıkları da benliğin parçalarıdır.

Bu nedenle Black Swan’ın geride bıraktığı en önemli soru şu olabilir: Kendimizin kabul etmek istemediğimiz taraflarını yok etmeye çalışarak mı bütünleşiriz yoksa onları tanıyıp kendimize dahil ederek mi? Belki de kusursuzluğun peşinde kaybolmak yerine ulaşılması gereken yer, insanın bütün parçalarıyla kendisi olabildiği noktadır.

Hilal Akyaz Bayar

KAYNAKÇA

Aronofsky, D. (Director). (2010). Black Swan [Film]. Fox Searchlight Pictures.

Jung, C. G. (1968). Aion: Researches into the phenomenology of the self,Princeton University Press. (Original work published 1951)

Frost, R. O., Marten, P., Lahart, C., & Rosenblate, R. (1990). The dimensions of perfectionism. Cognitive Therapy and Research

Hewitt, P. L., & Flett, G. L. (1991). Perfectionism in the self and social contexts: Conceptualization, assessment, and association with psychopathology. Journal of Personality and Social Psychology

Stice, E., & Whitenton, K. (2002). Risk factors for the onset of body dissatisfaction in adolescent girls: A longitudinal investigation. Developmental Psychology

Yorum bırakın